dinliyosak bi bildiğimiz var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dinliyosak bi bildiğimiz var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Eylül 08, 2010

gittiğim, gördüğüm, resimlediğim, yazdığım U2




Eğer 30 üstüyseniz, 90'lı yıllardan beri birçok konsere gittiyseniz, yaşayabilecekleriniz ya da görebilecekleriniz hakkında fikir sahibisinizdir. Festival tarzı şeylerden çok hoşlanmıyorum, ben daha ziyade sevdiği grubu - kendisi gibi sadece o grupla ilgilenen insanlarla - uzun uzun seyretmeyi sevenlerdenim.

U2 ile ilgili düşüncelerim de kendimi bildim bileli aynıdır. Sevmek ya da sevmemek bir yana, iyi müzik yaptıklarını inkar edemezsiniz. Gerçi bu ülkenin insanı sevmediği her şeye "iğrenç" demeye meyillidir. Özellikle müzik konusunda mazallah politik görüş falan savunur gibi kutuplaşır. kimse kusura bakmasın ama müzik konusunda nesnel yorumlamalar yapamayacak kadar kıtız. Küçükken uğraşırdım bunlarla, artık belediye baksın diyorum. Zaten U2 sevmeyenler de sanırım en fazla 5 şarkısıyla bu kanıya varmışlardır. İlginçtir ki, sevdiğini söyleyenler de muhtemelen 5 şarkı ile bu kanıya varmıştır. Aslında insanların o derece yabancı olduğu bir grup. Ben iki gruba da aslında sağda solda kalmış ve duysanız çok seveceğiniz şarkıları vardır demek isterim. Please gibi, Staring at the Sun gibi, In a little While gibi.. Hele Acrobat gibi... Ancak bu başka bir konu..

Konseri duyduğum andan beri gideceğimi biliyordum. Olimpiyat Stadı olayını duyduğum zaman ise "olsun, en fazla orda kalır dönemem" dedim kendime. Nitekim nerdeyse o da oluyordu, az sonra...

Bono'ya gelince, ben oldum olası muhteşem bir yorumcu olduğunu düşünürdüm. Miss Srajevo'yu İstanbul konserinde canlı dinleyip de bu yoruma katılamayan olmayacaktır tahminimce. Olayın aktivist boyutuna gelince.. Aktivist kelimesini duyunca bile gülesim geliyor, hiç olamadım. Yani ayıpsa ayıp yapacak bir şey yok, aktivist bir yana ben deaktivist bile olabilirim.. Ama insanların istediği gibi düşünüp konuşup yaşaması gerektiğine inanıyorum. Türkiye'deki insan haklarına falan ettiği yorumlara kıl olanlar, sanırım Sollingen olayından sonra Almanya konserinde Bono'nun "sıradaki şarkıyı öldürülen Türk kızları ve anneleri" için çalıyoruz deyip ONE çaldıklarını hatırlamıyorlar. Ama önemli değil, biz bu toplumsal ikiyüzlülüğe ve işimize göre yorumlama işine alışığız. Tüm bu bakanla köprüde yürüme, başbakmayanla görüşme işleri hakkındaki tek yorumum "vay be amma tantana, neyse konser gelse de izlesek" oldu. Yani umrumda değil sayın okuyucu. Samimi bulmak ya da bulmamak konusu da umrumda değil, ben gidip "vertigo"yu izlemek istiyorum, o kadar.

Ve konser sabahı bir feribota atlayarak, ipodumu evde unutarak, sırt çantama attığım şemsiye ve yağmurluk ile İstanbul'a yollandım. İlk akıllıca hamle konser alanına Yenibosna üzerinden ulaşmak oldu. Otobüsler bekliyor, muavin bağırıyor "haydiiii uuuuu ikiii konserine gidiyoruuuz" Gerçi oraya en akıllı ulaşım sanırım helikopter falandır, ya da Bulgaristan'dan daha rahat gelebilirsiniz. O devasa şeyi oraya yapan zihniyeti ise anlamazdım, gidip görünce daha da anlamaz oldum. Ben diyeyim bozkır gülü siz deyin at üstünde kelebek... Yanına gelince bile içine girmek için yarım saat yürümek durumundasınız. Çevresinde "hiçbir şey" yok. Nerdeyse yol bile yok. Orda es kaza kalsanız, ölürsünüz yani o derece.

Saat 13.30 gibi ulaşılan mekanda 120 küsürüncü kişi olarak damgalanıp havuz misali bir yerde sıkışıp tepişmeden yerlere yayılmak suretiyle beklemeye başladım. Önde olmanın en güzel tarafı da bu, tuhaf havuz kılıklı alanlarda etrafınız çevrili bekliyorsunuz. İzdiham olmayacağını biliyorsunuz, o alana kimsenin girmeyeceğini de.. Dört saat bekledik. Ne kadar çok yabancı var, anlatılmaz. Bir de yanımdaki 3 kişiden feyz alarak söylüyorum, Portekiz'e yerleşme kararı aldım. Hatta tüm hatun kişilere tavsiyem, Portekiz'e gidin, burada boşuna uğraşmayın. Neyse, bu da başka bir yazı konusu. İrlanda'dan gelen bir grupla konuştuk epey, en son Dublin konserine 86000 kişi geldi diyorlar, burada hayatta olmaz diyorum. Konser mekanı absurd, günlerden Pazartesi ama gene de tahminimden kalabalık oluyor. Saat 7 gibi boş görünen tribünler ancak 8'den sonra doluyor. Sanırım geç gelenler, ciddi bir trafik çilesi çektiler.

İçeri girdiğimizde saat 6'ya geliyor. Inner circle denen yere rahatlıkla giriyoruz. E burası sahne önü diyorum, cidden de bu kadar dibinde olmayı beklemiyordum. Dışardaki tozdan kurtulma sevinci olsa gerek, herkes anında yere oturuyor. Saat 8'e kadar da kalkmadık, iyi oldu. Sahneyle armadaki tek şey beş adet Japon kadın. Kısa boylu insanları çok sevmezdim, o geceden sonra hasta oldum. U2 tam da önümde olacak.

İçerde yiyecek ıvır zıvır var ama karton bardaktaki birayı 10 liraya alan fazla yok. Gene de yanında kendi viskisiyle falan gelenler çok. Stadyumdaki grup profiline bakarsak, referandumdan hayır çıkacak, demedi demeyin :)

Saat 7'de düğmeye basılmış gibi yağmur başlıyor. Kimseden tık yok, hemen şemsiyeler açılıyor, insanımız tedbirli. Saat 8'de aynı düğmeyle kesiliyor. O devasa ekran tam tepemde, neler olduğunu görmekte zorlanıyorum. Bu arada demeden geçemeyeceğim 360 denince sahneyi dönüyor sanan insanlar o kadar çoktu ki, sanırım sahne sabit kalınca epey üzüldüler. Tribünde oturmanın tek avantajı o olabilir, şovu bütünüyle görmek. Ben resimlere bakınca şaşırdım, vay tepemde bunlar mı olmuş diyerek. Yine de tercihim her zaman sahneyi yakından görmek olmuştur, olacaktır.

Snow Patrol sahneye 8.30'da çıktı. Seveni de tanıyanı da pek yok. Hatta yanımda adamları kötüleyip duran bir adama "pardon ama onlar epey ünlü bir indie" grubu diye sataştım, sanırım epey sinirli söylemişim, tırstı ve sustu. Sahnede tam olarak yarım saat kaldılar. Son şarkıları Chasing Cars'ı U2 crew ile birlikte söylediler, muhteşemdi.Snow Patrol gider gitmez ufak büyüklükte bir Çin ordusu kadar insan sahneyi U2 için hazırlamaya başladı.

Saat tam da 10 olduğunda Space Oddity duyulmaya başladı. Biliyoruz ki onunla çıkacaklar. Herkes bağırıyor, ama nerde bu adamlar, kafamı kaldırdım ekranda yürüyor görünüyorlar. Sonra anladım ki arkadan geliyorlar. Yaşasın 360 diyorum başka da bir şey demiyorum. İlk şarkı Beautiful Day, çok sevdiğim bir şarkısı değil aslında. Ve tam 2 saat boyunca 25-26 şarkıyı muhteşem bir görsel şovla sunuyorlar bize. Yılda beş kere izleyebileceğiniz bir Serdar Ortaç konserine ortalama 80 lira falan veren zihniyet 50 liradan başlayan ve en önden seyretmenin maliyeti 100 lira olan bir U2 konserine pahalı demesini de anlamıyorum.

Bana en keyif veren yorumlar, Miss Sarajevo ( ne ses varmış sende be Bono ) , In a little While, Elevation, I Still Haven't Found What I'm Looking For ( inanılmaz bir seyirci korosuydu, unutulmayacak ) Vertigo, Get on Your Boots, One ( inen kocaman bir küreden yansıyan ve stadın her köşesine giden ışıklar ve mavilikle kendinizi gerçekten yalnız ve özel hissedip dalabiliyordunuz anılara falan ) , Moment of Surrender, ve her ne kadar Zülfü abimizin egosundan ve sesinden çok hoşlanmasam da muhteşem seyirci korosu ile unutulmayacak Yiğidim Aslanım olmuştur.

İki kere bis oldu, en sonunda Bono çıktı "şu an bitsin" dedi ( Türkçe ) ve dağıldık. O kadar basit oldu yani konserin sonu.

Çıkışta bir izdiham falan yok. sadece mahşeri bir kalabalık ağır ağır yürüyor. Ama nereye yürüyoruz bilen yok. Toplu taşımayla gelin diye bağırıp duran organizasyona belli ki güvenen çok. Arabalı bir kalabalık yok. Toplu taşımaya tamamen önsezilerimizle 50 dakikalık bir yürümeyle ulaşıyoruz. Koca bir alan bir sürü minibüs inanılmaz bir otobüs kuyruğu. O kuyrukta beklerseniz muhtemelen sabaha karşı sıra gelir. Saat zaten 01.30 olmuş. Bir minibüse atlıyorum ama minibüsçü tuhaf bir adam, tartışıyoruz, topluca sinirlenip iniyoruz. Minibüsçünün tıkadığı trafikte duran bir Yenibosna otobüsünün kapısı açık. Atlıyorum ve basamağa oturuyorum benden sonra üç kişi daha geliyor, zaten bir kişi daha fazla gelemez yer yok. İşte o dönüş otobüsü gerçekten eğlenceli. Şoför muavine kızıyor "konser konser dedin al sana konser, ot vardı gelecek" tüm otobüs gülüyor. Zaten sarhoş sayısı çok, dolana dolana Yenibosna’ya varıyoruz. saat 02.15 gibi... Adamın biri nerden geldin diyor, Bandırma diyorum, şaşırıyor. Kendisi Bostancı'dan gelmiş. "Senden daha önce varacağım evime" diyorum, epey gülüyoruz.

Bundan sonrası herkesin evine ulaşma serüvenidir. Ertesi gün yazılanları okuyorum, Halkalıya yürüyenler olmuş staddan. Hiçbir sorun olmasa bile ulaşımı bu kadar zor olan bir yerde bir de onbinlerce insanın maruz kaldığı organizasyonun ulaştırma çilesini ekleyin, gerisini siz düşünün. Ben ulaşım konusunda şanslıydım. Sabah evime ulaştım. Geriye "I am One" bilekliği, bilet, ıslak bir şemsiye, bol bol fotoğraf, inanılmaz bir "haz" kaldı. Aynı çileyi gene çekeceğimi bilsem, gene giderim dedirtecek kadar yoğun bir haz.

Cuma, Mart 06, 2009

yanlışlarla sevişen doğrular



ben en az 40 kez tekrarladım.. toplanıp başıma "yanlış" deseniz..... 400... 4000... ya da 400000 defa..... beni ikna edebilir misiniz... çünkü ben kendime çok zor laf dinletiyorum şu aralar... çünkü en yanlışı bu.. bundan yanlışı yok.... göreceli doğrulara pek inanmam ben.. hani herkesin doğrusu farklıdır gibisinden... doğru tektir... yanlış da... senin işin ne tarafında olduğun da pek umrunda olmaz yaşam'ın.... yanlış tarafına geçersin, doğrunun kayarsın ebesine.. şanslıysan hep gerçek doğrularla yaşarsın......
peki... ya yanlış'ı seversen... ya yanlış da aşık olursa sana .... ya bu yanlış hayatında karşına çıkmış en doğru adamsa.... ama sapına kadar yanlış sapına kadar imkansızsa....
sorgular mısın...
varlığı.. yokluğu... elindekini atıp gitme zorunluluğunu.... gözünün önündeki yanlışla.... hiçbir yanlışın silemediği doğruluğu....
aklıma gelen tüm acıklı tüm arabesk şarkılar bir bir dolaşıyor damarlarımda.... aşk diş fırçası oluyor.. peçete oluyor.... okuduğum kitabın iç kapağı oluyor... ayakkabı süngeri oluyor... balık oluyor.... aşk, buzsuz rakı oluyor rüzgarlı kentlerin ıslak camlarında.... karşı koyabilmek mümkün olmuyor....
aklım kalbimi eline alıyor.... eziyor.... dostum arıyor... sakın diyor... sakın yapma gözünü seveyim.. annem konuşuyor beklenmediği üzere.... olmaz diyor.. kangren diyor.... hemen diyor.. bitir diyor....
gündüzler geçiyor da... gece oluyor.... uyku yokoluyor.... hasta uyanıyor insan güne... sarı oluyor.. soluk oluyor... çünkü gece koyuyor insana.... güneş ışığından gözünü alan ne varsa gece olup da sönünce tüm ışıklar.... yanlış tüm karanlığıyla birlikte ele geçiriyor bedenini.... fransızca ya da yunanca şarkılar dinliyorsun ... o kadar soluk ki için; onları bile anlıyorsun... onlarla bile ağlıyorsun.
istersen 20 saat tut kendini... uykunda ağlıyor, şişmiş gözlerle kalkıyorsun....
istersen defalarca tekrar et kendine.... hayat boyu savunduğun her şeyi alıp da konuş... al karşına tüm değerlerini iç onlarla kusana dek....
"yanlış" çaldırınca telefonunu... elin dilin dolanıyor...
özledim diyor..
özleme....
hele öbürünü sakın söyleme..
söyleme iyi değilim ben.....
bak ben iyi değilim sen git benden.

Perşembe, Aralık 18, 2008

fena

koymayacaktım..... dayanamadım............ bunu da bilin anasını satayım..... artık çekiliyorum bir müddet..... under construction.... çok yorgun zira....


Ne desem………………

Nasıl olsa inanmaz bana…

“Kış” da desem….. olmayan beşinci bir mevsim de koysam 12 ayın arasına…. Kendimle çarpsam…. Alkol katsam…. Yalnızlık çıkarsam….. üç güne bölsem.. gene de bilmem kaç vakte kadar yol görünmez bana…..

O ve bu yüzden hiç bahsetmeyecektim….

Bir kez olsun tutacaktım hiçbir şey yapmadan kendimi… olmadı.. olamadım.. olduramadım… erkenim geçim yok ki benim…. Öncem zaten yok.. her gün bir milat; sonram görünmüyor sihirli bir kürem yok….

İfade etmek de zor… zira muadili yok….

Aşık desen değilim.. hani her gözümü kapadığımda önünde bir “o” da belirmiyor… bu duygu beni bugüne dek bir yere götürmedi de zaten… çok eskiden yazılmış şiir taklidi satırlarda kaldılar.. zaman aşımından yok oldular…. Hani “çok seviyorum ulan seni” de değil…. Daha önce yazılan bir yazıdaki gibi “sığınılacak liman değil sevilecek adam” benzetmesi yapılabilir…. Erkek böyle oluyormuş çünkü….

Mesela…

Madem klasik olarak anlatamıyorum kendimi…şöyle diyeyim…. Evinin merdivenlerini sevdim onun…evi kaybolmadan bulabilmeyi sevdim… ( ki ben ve kaybolmamak J ) zor açılan dış kapıyı tek hamlede açabilmeyi sevdim…. Sonracıma…. Balık aramayı.. yıkamayı.. ayıklamayı.. pişirmeyi sevdim…. O balıkları yemekten ziyade onun yemesini izlemeyi sevdim…. Hatta onun kardeşinin yemesini bile sevdim… battaniyeye sarılıp call of duty izlemeyi sevdim…. Biraz daha kalsam TV izlemeyi bile sevebilirdim… duşta soğuyan suyu sevdim… bir gece yarısı ona gidebilecek kadar rahat ve yalın hissetmeyi… anlatabilmeyi.. anlaşılabilmeyi…

ve tüm bunlardan daha da ilginci… hayatımda ilk kez bu sevmeleri abartmadan hissedebildim…. Hani karidesler var ya sık bahsettiğim.. kalpleri beyninde olan yegane hayvanlar… öyle oldu aynen…

belki de bu sakinliği, ya da durulma hissidir beni bu derece çeken… dedim ya nasıl olsa inanmaz bana.. bir etiket var üstümde hak ettiğim üzere… kadın deli gibi yaşıyor.. her önüne gelene bağlanıyor… şimdi ne desem .. ne o ne onlar hatta sen bile inanmazsın…. Ne aradığımı.. aramadan bulduğum anda gelen bu heyecanın ne denli yerinde olduğunu… sırf bu yüzden içimde tutmak gibi bir karar verdiğimi.. ama özümle çelişemediğimi, onunla kavga etmek yerine söyleyip çekilmeyi uygun gördüğümü anlatsam da sayfa sayfa, anlamaz….

Yaşam zaten karman çorman… ben o yüzden hep basit düşünmeyi seviyorum…. Günler zaten yoruyor… bir de insanlar yormamalı birbirini…. O yüzden ondan hiçbir şey istemiyorum…. Sırf bu kadın benle birlikte oldu, birkaç gün geçirdi… oyunu bozdu denmesin diye…. Susma hakkımı kullanıyorum…. Çünkü huzur verdi… yıpratılmayacak kadar güzel bir erkekti… onu karıştırmamak lazım…. İstediklerine saygı duymak lazım… içimdekileri döküp saçarken onun eline ayağına batırmamak lazım… kırılırsam da ona batıp kanatmamam lazım.. bulunduğum noktadan farklı görünüyorsam onu bir an önce silmem doğrusunu yazmam lazım… boşluklar varsa cümlelerimde, hemen “fill in the blanks” yapmak lazım…. Çünkü bu kadın da kendini yükseklerden derinlere atmaktan gördüğü hasarı kolay gideremiyor artık…… ne abartıp kendini kaptıracak, ne hata yapacak ( ki yanlışları götüre götüre doğruları kalmadı ) belki de en doğrusunu seçerek.. içindekini saklamadan susacak……….

Bana inanmamak için çok sebebi var…. Kaçıp kurtardığı, yıprandığı şeyin hemen ardından hissettiğim huzur sanılır sebep… yanılsama ihtimali katılır hesaba.. ama rakıya katılan su değil bu… benim dengesiz görünen her kararım son derece net, ani görünen her cümlem en az bir paragraf öncesini içeriyor… ama anlatamam ki kendimi.. .saat çok geç bende… ben ona bir şeyim.. ama anlatamıyorum ki… yok işte… ne desem inanmaz ki.. belki bir tek şekilde inanabilir bana… eğer o da aynı şeyleri yaşadıysa.. sadece sevişmekten değil dokunmaktan da keyif aldıysa… gün içinde özlediyse… meraklandıysa… vesaire vesaire ise….

Ne desem inanmaz bana…

Değiştirelim artık şu özneyi…. Ne desem inanmazsın bana….

Ve hatta…

Gizli olmasın o özne artık…

Ne desem “sen” inanmazsın ki bana…. İnandıramayacak kadar çok hata yaptım hayatımda… ve ne ironik ki bir çoğunu da anlattım sana kısa zamanda… ama içim dışıma çıkmış bir kere.. madem sen girdin içime sen de çık… sonra koyarım önüne kendine bakarsın o olur en fazla benden yana…. En azından ben kendime inanıyorum bu sefer… içimdeki şeyi biliyorum.. ne olduğundan ziyade ne olmadığını, ne yapacağımı değil de ne yapmayacağımı biliyorum en azından…. Ayaklarını yere bastırdım içimdeki kızın artık…. Henüz ve hala ayakları varken…..

İşte o ve bu yüzden… başladığımız noktaya dönersek….

Olabileceğim en açık halimle ellerimi çeneme dayayıp düşündüğümde…

Elimde…birkaç gün var huzur içinde keyifle geçmiş…. Elimde beni ben anlatmadan da anlayan bir adam…. Seviştiğim bir adam var…. Bana kalsa… ki bana kalmıyor genelde böyle işler…..bana kalmadığı için bilemiyorum belki daha fazlası belki azı belki hiç belki de her şey var…. Artık orasını da ben yazamam…

Tüm samimiyetimle –ki sanırım bir ondan şüphe etmez, etmezsin- senden ne istediğimi bilemiyorum…..ilk kez kendimi bir şeylere kaptırmadan.. yuvarlamadan yokuş aşağı, sakin sakin yürüyorum…. Senin bir şeyin olmak istiyorum ama bunu şimdi mi istiyorum.. ya da nedir o “şey” onu da bilmiyorum….. bu noktada kendimi tutuyorum…. Yeter de artar bile şimdiye dek çıkan…

Bilmem ki rüyasında senin öldürülmeni izleyen bir kadın imajı korkutur mu seni şu noktada.. ama bilirsin tanırsın beni az çok.. içimden gelmese, gelmesen.. yazmazdım… içimden çok gelmesen de tutardım olduğu yerde… ve aynı bilinmişliğe güvenerek, şu noktadan sonra senin üstüne gelmeyeceğimi, herhangi bir kaprisim olmayacağını, rahatladığımı…. Seni düşünerek ya da özleyerek bir müddet yaşayacağımı ama bunun suyunu çıkarmayacağımı… belki yarın senden utanacağımı…. Bu delilik dolu geçmişimle yanlış anlaşılmadan değerlendirilmek için bilmediğim tüm duaları okuyacağımı da tahmin edersin…. “deli misin be kadın” demen yaralar belki de….. “sen de her önüne çıkana aşık oluyorsun sana güven olmaz” demen öldürür muhtemelen…

Ve ilk kez bu kadar yoğun düşünüp yazdığım bir şeyi koymayacağım bloga… kimse bilmesin…. Sol elimle kalem arasında kalsın sahibine ulaşsın, beni anlasın.. yeter….

Bana kalsa… bana kalsa..ben sana neler neler derim sayarım da…

Noktalı virgül… geçmiş olsun bana…

Cuma, Kasım 28, 2008

3 ve 4

Pazar, Kasım 16, 2008

sth in foreign language - part I and ever

well.. how long has it been.. how many hours have been spent with you.. after so many hours of broken hearts.. so many heart breakers though I might as well be one of them.. how many have killed me or how many have I slayed.. since when have I lost my "absence" here... until..

until..
"a man with curly letters in his name" stoppped in my way.. right after I had stopped to believe.. then I started to beliveve you ( for those who don't know much grammar: the verb "to start" takes both gerund or infinitive ........ hahahahaahaaaaaaaaaaa ) - but this was something else

he was something else..
someone else...

now..
currently ...
at the moment ..
take all the synonyms that the present time has and multiply it with all the love I've got inside...
subtract the sons of bitches I had before..
add the salt.. add the pepper...


I have him...
and if there is ever to have me..
to dare to have me..
be able to possess me..
yes.. he owns me.

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

twice

be careful of what you do... cause the lie becomes the truth...................
ben demedim... eğer iyi bir müzik dinleyicisiysen kimin dediğini bilirsin...
konu o değil.. konu bu da değil.. konu da yok bu sefer... ama yazmaya engel değil ki "no subject".. I always generate one... - bu benim cümlem evet..

her şeyi doğru mu yaptın diye sorabilirsin...
hangisinden bahsediyorsun derim..
bu.. dersin...
evet derim...

neden.. neden ama...

dürüstlükle kalp kırmadığım için...
düşünmeden konuşmadığım için...
kusacağım yemeği yemediğim için...
sevmediğim çayı içmediğim için..
işte o derece kendim olabildiğim için..
anlar mısın...

severken de.. hönküre hönküre ağlarken de...
bir iskelede feribota koşarken de..
sabah da.. gecede de...
içimden geçen her şeyi söylerken
yazarken
yaparken...
hiç çekinmediğim için...
anlarsın

seni anladığımı söylerken yüzünü kaplayan şaşkınlıkta
benim anlayıp senin söylemediğin diğer tüm duygularında da
dokunduğunda
dokunmadığında...
karanlıkta bakarken ve bakmazken
bakarken ama görmezken..
belki de şimdi kimse ne yazdığımı anlamazken...
sen de
anlamazsın

varsın olsun... varsın olsun evet....
ama yoksun...
demek ki olamaz...

çok mu gururluyuz şimdi..
anlamak çok mu olgun yaptı..
istiyorum.. yok hayır istemiyorum derken.. dürüstlüğün anasını mı belledik...
acımasızlığa kaç adım attık... yüzümüz ne kadar karardı diğer tarafa döndürünce... bir yatak ne kadar büyük oldu iki kişi için.. önce 4. topa vursam sonra 7'ye ne farkederdi ki.. bilardo mu oyun... aşk meşk mi... pil yok bu kalpte... kan dolaşıyor.. tutku turlar atıyor bir kapakçıktan diğerine... biraz düşünmek lazımdı cümleler üzerine.. yoksa.. aşk dediğin nedir.. mutlu eder.. mutsuz eder en fazla.. topluluk içinde ağlatır.... herkesi kendine baktırır utanmadan.. su olur çıkar gözlerden... düştüğü yerde olmayan çiçekleri sular...
giderim
gidersin
sen bitmezsin... ben hiç bitmem... dolu yaşamanın verdiği hazla bir tur atarım 400 metre engelli tadında... tüm engelleri devirsem ne yazar bu yaştan sonra... "sevilmenin" şımartmadığı bir erkek yok.. şımarınca kırıp dökmeyeni de............

çok yazdım ben sana.. çok konuştum... bu kadarına gerek yok
vururum ama öldürmem..
merak etmeyesin.

yazıp yırttığım şey şöyle bitiyordu yanlış hatırlamıyorsam

........... acıkmadım
saçların kabarmadı
ilk yarı daha iyi çaldınız evet...
Lucifer'ı öp benim için...
saçlarım için havluya ihtiyacım vardı üzgünüm...
seni seviyorum
kocaman bir hoşçakal.

dibine not: tek pişmanlığım küpemi evinde unutmuş olmam.. öyle bir vicdani rahatlık...
dibine not2: barış'a kaçıncı teşekkür edişim bilemiyorum........... sen ne adam'mışsın be canım.. sağol var ol... var olduğun için sağol hatta

Perşembe, Ağustos 07, 2008

pis ay

ağustos piç gibi bi ay..
bu ayda doğan kimse alınmasın üstüne.. kendi doğduğum ay için de yapabilirim aynı yorumu.. seçtiğim kelimelerin enini boyunu da içimdeki lodosa verin bugünlük.. didiklemeyin beni...
ne eylül'ün dinginliği ne ekim'in sonbaharı, ne kasım'ın istisnasız taşıdığı hüzün var...
yaz bile diyemiyorum ona ben...
temmuz kadar sarı değil.. haziran kadar mutlu değil.. mayıs kadar bahar, nisan kadar kırmızı değil...
bir de mart var böyle.. ne idüğü belirsiz.. kedi gibi..
deniz gibi..
içimde "olmayan" fırtına gibi..
söyleyeceğim tüm yalanlar..
tanışmadığım insanlar..
uykusuzluğum gibi..
içini göstermeyen kutular..
içini göstermeyen şerefsiz insanlar ( kelimeler konsunda uyarmıştım )
içini göstermeyen kentler
sokaklar
ve tekrar insanlar..
ben gibi yani...

tatil desen tatil değil.. iş desen iş değil... günleri sayıyorum geçsin bitsin.. 11 ay rahat edeyim diye.. gelmesin bir süre ağustos.. ne sevmediğim biri var bu ayda doğan, ne başıma gelmiş bi iş geçmişte.. gerçekten sebebi yok.. onu sebepsiz sevmemekten haz ediyorum ben.. sebepsiz sevgim olabilemez de.. sebepsiz sevmemem çok olur benim .. ağustos da onların arasına katılsın... bir de bu sene kasım çabuk geçsin.. hatta kasım hiç gelmesin.. evet evet allah belasını versin.. ( çok fena oluyor çok )
ağustos gelmesin diye aklıma.. adı sonbahar olan tüm şarkıları dinliyorum ardarda.. en fazla Cem Adrian'ınki koyuyor elbette... "vur yalnızlığınla beni yerden yere"... hiç sevmediğim Kargo'nunki de fena değil ..
uyudum uyandım.. zordu ama dayandım..
sensiz gelen sonbaharla rüyalarıma kapandım
yapraklar solmuş yerde ölü yatarken
umrumda mı dünya kalbini hissederken

ne kalbi.. ne dünyası... bir tek "sonbahar" var gerçek.. o da mecburen gerçek... dünya dik durabilse mevsimler de olamayacak işte.. biz böyle milyarlarca adam toparlak bi şeyde.. boynunu bükmüş dünyanın her bir köşesinde... döner durururuz...
ağustos olmasa.. onun yerine iki eylül olsa... ne yazar...
bir sen bir ben eksilsek bu nüfustan.. onlara dokunmasak
az düşünsek çok sevinsek
sevmeden sevilsek..
köpek olsak, kertenkele olsak..
birlik olsak.. şu ağustos'tan kurtulsak
iyi olmaz mı...

fondaki müzik: kimbilir hangi "sonbahar"
fondaki ruh hali:
kimbilir kaçıncı "sonbahar"

Cumartesi, Temmuz 26, 2008

ölümü gör dinlemezsen:)




haha.. valla bakarım play counta...
ya ben bi de bu diziyi izlesem ne olacak.. ama bilimkurgu konusundaki düşüncelerim malumdur.. zaten hiçbir dizi, film vesaire konusunda fanatikliğim yok.. - belki bir ya da iki - neyse kapatalım bu konuyu.. :)
ya bak şimdi aklıma geldi bende epey bi dizi soundtrack'i var.. bi gün taa spawn'dan başlasak ( ne güzeldi onun animasyon dizisi. Cine5 mi verirdi neydi ) dexter, prison break falan çarpıştırsak.. ( sonunda battlestar galactica'yı birinci çıkarsak ) ve bunu hatta Sunipeyk'te yapsak.. ne zamandır pisletmiyorum orayı..
neyseee...

neler oluyo..
bu gece itibarı ie kırpık ve çağın nişanlandı..
bugün gene ocaklar'a doğru bisiklete bindim.. dönüş yolunda bi motosikletli takıldı.. komik bi şekilde gidiyo, duruyo bekliyo.. sonra ben yanından geçince o da devam ediyo.. bu böyle tüm yol boyu devam etti.. hayır insan böyle bi tacizden nasıl bi zevk alır.. şehir içine geldiğimizde de devam etti.. nerdeyse kaza yapıyoduk..adam sahildeki dövmeci çıktı bu arada..
başkaaa...
Bora geldi hoş geldi.. onun gitgide büyüdüğünü olgunlaştığını ve çok tatlı bi adama dönüştüğünü görmek acaip keyifli.. sabah erken saatte bisikletle çıkıyoruz.. hale gidip canlı balık alıyoruz.. geçen gün birlikte ilk trafik denememizi de yaptık.. başarılıydı..
haftaya cuma işbaşı.. çooooooooook erken evet.. dolayısıyla o vakte kadar yazmakta olduğum oyunu bitirmem lazım.. bu sefer Çehov'un bi hikayesine dadandım.. güzel oluyo güzel.. bi müzik aşamasına gelsem.. ya ne düşündüm bu oyunları toplasam.. okullara satsam memlekette köşeyi dönerim .. nitekim okullarda en büyük sıkıntılardan biridir.. dur ben bunu bi düşüneyim... hatta yanında müziklerini de vereyim...
ctesi istanbula gitmeyi planlıyorum.. dövme için randevulaştık Erdoğan abi ile.. sabahtan gidip, öğleden sonra kendimi dövdürüp, buddy ile buluşulacak.. kankitom da çağırıyor edirneye.. hatta Trakya'nın alkol fışkıran toprakları da çağırıyor.. ama ptesi iş gene anacım.. bakıcaz neyse... - şimdi kankitomun tahmini yorumum "andrigot sen buddy ile buluşursan kalırsın orda o gece" olacaktır:)))
ya başka da bi şey yok..
aslında deniz kenarında yaşayacak olma fikri içimi kıpraştırıyor.. her sabah kalktığımda görmek, kışın yağmurlarda fırtınalarda bomboş kalacak bu kentin sahilinde oturup onu izlemek, resimlendirmek.. orda oturup yazmak, içmek, ıslanmak.. hadi artık sevgili tatilciler bi s.ktir olun gidin, bana bırakın mekanı..
bi de uzun zamanlardan sonra ilk defa TV açıyorum bugünlerde.. düşüncede bi değişiklik yok.. haaala zaman kaybı olduğunu, onun başında oturacağıma gider sahilde koşarım, bisiklete binerim, bi feribota atlayıp adaya giderim, bi trene biner antepe giderim düşüncesindeyim.. ama yaz ekranı diye bişey var ve korkunç ötesi.. haber ve evlenen insan dışında bi numara yok.. haa bi de kim kiminle programları.. TV sesi beşinci dakkadan sonra ciddi anlamda tahribat yaratıyor.. kitap bile okuyorum bea:)) - yok valla sadece Adam Fawer faktörü.. her yaz bi kitap yazıyo saolsun benim için:)
bu arada demeden geçemicem.. kankitomla eski zamanlardaki sıklıkla irtibat halinde olabilmek güzel geldi.. ya insan bir şehirde bu kadar mı uzak olurmuş her şeye.. evet onun için gittim biliyorum.. ama öyle uzak, öyle ölü, öyle bambaşka bi şeymiş ki yaşanan orda.. onu uzaktan anlamak zor.. o şehri biliyor olmak da yetmez.. benim yaşadığım yerde yaşamış olmak lazım.. yaşadığımı yaşamak lazım.. ama ben ne kadar uzakmışım.. ne kadar uzakmışım.. her şeye.. kankitoma.. denize.. doğduğum şehre.. şimdi ise yakınlığın keyfini yaşıyorum.. uzak olunca değerlenen şeyler - şeyden kasıt insan - ve aslında o değeri haketmeyen şeyler, yerini bi sürü dosta, güzelliğe, yeni şeylere bıraktı.. oh...
bi de bu empatiyi okumamla ilgili psikolojik bi bozukluk gelişti bende.. böyle düşüncelere girme falan.. ya gülmeyin.. ya da gülün anasını satayım.. kimi neyi düşünsem çat oluyo.. en olmadık adamlar mesela aklımdan geçerken bi bakıyorum mesaj yollamış.. lisedeki en iyi arkadaşım vs.. son 3 gün içinde 4-5 kez oldu.. dün gece saat 2de oldu.. o saatte sekizinci rem'inde olması gereken adam bi baktım messengerda şeyediyo bana..

şimdilik bu kadar...
pazardan nefret ediyorum... pazartesi olsun yazarım

Pazar, Temmuz 20, 2008

abi müsait bi yerde abi


110 - Kayıp Kentin İnsanları"
bir bakmışsın o gitmiş
bir düş kadar güzelmiş
sen farketmeden ruhunu alıp gitmiş


topladığım tüm ruhları sağda müsait bi yere bırakıyorum.. muhattabları gelsin alsın...

önemli not: bir sonraki bölümde gelmiş geçmiş en psikopat ve de filozof bakkal.. lila stars var mı sorusuna.. "yok.. hadi git eve otur ağla" cevabını vermesiyle ünlü.. bi tek o mu.. :) bekleyin..
not2: şarkıyı bulamazsanız söyleyin.. email yoluyla hede hödö..


edit: al hadi vatandaş .. dayanamadım gene. .afiyet olsun:)

Perşembe, Temmuz 17, 2008

..


bu sefer çizdiği şeyi çattadanak buraya koymaya yüzüm tutmadı.. ben ona en az elli kez dedim "olm sen çiz ben yazayım" diye ama o tembel işte tembel.. ben de nasıl olsa kızmaz diye çalmıştım bir kez ama ikincisini yapmak artık insanlığa da sığmaz di mi:)
o yüzden şuraya bakmanız lazım.. akademik dürüstlük böyle bir şey olmalı...
şunu yapmaya uğraşmadığım bir günüm olmadı.. belki de ondan habire kaybediyorum haberim yok:)
ha onun dışında ne yapıyorsun dersen.. bu "aklımın evine varma" sevdasından ve de artık kafamı hiçbir şeye toplayamadığımdan "bir kendime gelene" dek dolanıyorum.. bu dolanma mevzuunu zaten bilirsiniz ezelden beri sevdim:) bu aralar bir de amaç katınca tadından yenmez oldu.. önce memlekete gittim bi haftasonu.. bi boğaz.. biraz bira.. bir miktar eski dost falan.. sonu beter oldu.. dönerken gene sinir harplerine maruz kaldım..
sonra bir gün iskeleden geçerken.. "ya kaç senedir buraya geliyorum.. burada yaşıyorum.. şu feribotlara binip bi yere gitmedim" dedim.. kendimi ilk kalkanla denize attım.


ahanda böyle bi şey oldu... Avşa'ya gidiyormuş kendisi.. hiç de ıssız olmayan bir ada modeli.. ama ada fikri yetti.. 2 saat deniz üstünde öylece yol almak bile yetti hatta... gider gitmez tuhaf ve komik bi kadınla tanıştım.. Havva Ana.. heh.. bir yere yerleştim.. çantayı attım odaya.. bi de şey var orda.. tek kişilik oda vermiyolar.. hatta biri şey dedi.. "bir bay bulsana yanına.." yuh ama yuh.. ben niye gelmişim sen bana ne diyosun.. aynı bu noktada konurcandan bi arak daha yapıp iki mide çizimini mi şeyetsem.. yok yok..
neyse sonra hemen biralar alındı.. gün batımı var orda.. adayız ya.. kaçırmamak lazım.. valla gerçekten de güzel battı... onu batırırken birkaç defa asphalt world, cinema, bol tom waits.. bol keith jarret ( evet dinledim.. okuyosan duy sesimi:) - o gece sabaha karşı dinlediğimiz gibi değil ama dinleyebilmeyi başardım ) dinledim... şöyle oldu..


tabii dinlenen müzik ve gün batımı ruh halinin gene içine etti.. gidildi balık yenildi.. biraz iyi geldi.. ( ama bizim mutfakta son gece yenilen somona benzemedi di mi ) gün batımı önünde fotoğraf çektiren aynı ayakkabıları giyen çiftlere bakıldı.. tam vıdı vıdı yapılırken birden dank etti.. "pardon da.. çekirdekleri ve aynı ayakkabıları olabilir.. ama an itibarıyle kimler daha mutlu dersin".. sonra sustum. Biraz bisikletle biraz bisikletsiz dolandım durdum.. biraz daha içtim.. ( hem drink hem smoke manasında )
ve sabah oldu.. 5'te çıktım odadan.. 6 feribotu için iskeleye giderken.. bir çay içtim sahilde.. gün yeni aydınlanıyordu. Güzeldi.. Ya da hiç güzel değildi.. ya aslında bu günün saatlerine falan takmamalı bu kadar di mi.. mesela öğlen vakti üvey evlat mı.. hiç atraksiyonu yok diye sevmemek mi lazım:) tamam sustum..
bindim feribota döndüm işte o oldu..
tabii yetmiyor.. kendime getirmiyor... dün gece ordan taşıdığım şarapları içtim...
gene olmadı.. - e yalan yok olmadı napayım - öğlen kalktım ocaklar tarafına doğru bir bisiklet yolculuğu yaptım.. fazla değil 20 km falan.. o biraz keyif verdi..
yarın...
yarın falan da yok...

Cuma, Ağustos 31, 2007

istavritler ve sen

aslında her yaz mutlaka balık olayımı anlatırdım.. gerçi iki sene önce gene böyle balıklı bir yazı sonrası rıfat mıydı.. rıfkı mıydı... adamın biri acaip döşemişti.. bööle ana avrat.. ama bu sefer bu yazının ana fikri tuttuğum ya da tutamadığım balıklar değil.. benim talihsizlik boyutum..
her zamanki gibi özcan amca ile çıktık balığa.. tekneyi öndekine bağladım.. bugün balık fazla yoktu... ama önemli olmuyor gerçekten de.. yani insan sadece dertlerini düşünmemek amacı ile bile çıkabiliir balığa.. saatlerce çapari sallamaktan kollarınız ağrır.. elleriniz balık kokar.. yemliyorsanız.. midye kokar.. sadece oltanın hareketini düşünürsünüz.. başka bir şey düşünmek isteseniz de gelmez aklınıza.. birkaç saat sonra döneceğiniz hayat yoktur denizde.. o denizde biraz balık bolca huzur vardır.. eski siyah şapkanız..siyah atlet ve şortunuz.. ve siz.. her baktığınız yer denizdir.. mavidir.. güzeldir.. bazen hiç balık gelmez saatler geçer.. rüzgar poyraz olur sırtınızı üşütür ama değer.. çünkü dört saatliğine de olsa ruhunuz özgür.. içiniz boş.. dinginsinizdir..
saat 7 falan olduğunda arkamıza başka bir tekne yanaştı.. onları da bize bağladım.. saat 8'i geçiyordu.. balık sayısında hissedilebilir bir artış gözlemlenmekteyken.. yani huzurda son halka da tamamlanmışken..
o da ne..
tanıdık bir müzik.. pardon ne oluyor ya.. ne oluyooooooooor..
olamaz.. pinhani.. "dön bak dünyaya".. en sevdiğim pinhani şarkısı olmakla birlikte.. yani onun dışında.. bir tatsızlık sonrası sevilen bana yollamıştı o şarkıyı.. kadıköydeki son gecelerden birinde geçtiğimiz bir yerde çalan "yıldızlar".. velhasıl bana her şey seni hatırlatıyor hesabı.. pinhani dinleyemez oldum bir süredir..
ama yani denizin ortasında.. arkamıza bağlanan tekneden gelen pinhani .. yani gerçekten de marmara'nın göbeğinde.. ama talihsiz deveyi çölde kutupayısı.. hesabı.. bu kadına gerçekten huzur yok.. bu kadına hayat hiç de yardımcı olmuyor..

fon müziği: Şebnem Ferah - Geçmişe Yolculuk
fondaki ruh hali: yalan söyleyemem.. iyi değilim..
fondaki değişiklik: almost human aynı.. ve fakat.. yazan hala iki sene önceki insan.. unutmamaktan değil.. unutturmamaktan ötürü... bir de böyle daha iyi hissettim..

Pazartesi, Temmuz 09, 2007

23 Kasım - bölüm I

O istemeseydi de yazacaktım ben zaten.. Hakkında söyleyeceklerim vardı çünkü.. Belki de.. şehrindeki son günde bir 17.30 - 19.30 arası, bira sayısındaki skor da 1-3 olmalıydı.. Benim biraz bulanmam, onunsa durulaşması gerekiyordu..Hani der ya en sevdiğim "şair" : derdini açman gerek dostunla tek atarak.. o misal yani.. öyle bir ortam, öyle bir zaman aralığı..
Kim dersen..
Sana kim olduğunu söylemem.. İsim vermeye gerek yok.. Kendisine de söyledim.."Bunun sana yazıldığını bir sen bileceksin, bir de senin gösterdiklerin..
Aslında "o", bu mekanda.. tarafımdan yazılmış bir yorumda.. bir rol kapmıştı büyüğünden.. ama onun da ben söylemem..
O..
Bir barda, siyah gömleği ile uzaktan bakarken farkettiğim.. galiba ilk önce gömleğine dikkat ettiğim.. ( hani siyah gömlek severler derneği gibisinden ) .. adından nefret ettiğim ( ama bilir sebebini kızmaz bana ) , kendine olan güvenini her zaman takdir ettiğim.. sağ dizinden problemli bir yay burcu erkeği ( yine )
Ben olduğum yerde dururken.. bilmem ki kaçıncı biramı kanıma karıştırırken ve "yoluna basıp giderken, su gibi akıp gider zaman" diye haykırırken, bir yerlerden çıkıp etrafımda görmeyi her zaman sevdiğim adam..ve bunu şu anda söyleyebiliyorsam ; bu, tekrarının olmayacağını bilmemdendir.. o da bu hikayenin en kötü kısmıdır, onu bilin..
O.. bir ahbap.. ben olsam başka bir sıfat bulurdum.. ama o, öyle diyor.. bazen kısaltıyor cümlelerini, bazen susuyor, bazen sevdiği filmi anlatıyor uzun uzun.. ama zaman az, zaman adi.. kendi de yazmış işte.. "çok geç tanışılmış" .. elinde yarım kalmış cümleleri..
o da ben gibi.. "karides" misali.. karideslerin kalpleri beyinlerindedir çünkü..onun da neyi sevdiğini bilecek kadar başında kalbi.. kendini zamana bırakacak kadar olgun.. çoğu zaman durgun.. sabahın 3'ünde Dream On çalacak kadar yorgun..
Keyifli bir adam.. "huzur" veren cinsinden.. nedir bilmem. .çok da tanımış saymam kendimi.. ama sözleir aceleye getirmez o.. sanki yıllardan beri düşünüyordur da siz daha yeni duyuyorsunuzdur..çok konuşma ihtiyacı yoktur.. düşündüğüne sayarsınız..
ben ona her baktığımda - gördüğümde demiyorum, baktığımda -bir önceki andan biraz daha fazlasını görüyorum.. her seferinde "zamandan" korkan bir adam.. ( ki vardır elbet geçerli bir sebebi ) ama beynindeki kalbini zamana bırakmayan bir adam.. ve sanırım şimdilik en çok bu yönünü seviyorum..
sadece bu kadar değil.. bunun bir ikinci bölümü de var.. ama film tadında, dizi değil..onu da yazacağım elbet..bu.. şimdilik.. ve biz gene döndük aynı şarkının aynı yerinde aynı şişeden bir yudum aldık.. : terk ettiğin şehirler.. yarım kalmış şiirler..
virgül.. ( noktalı virgül bile değil )

dibinin notu bir: hayır hiç alkol almadım bu gece
dibinin notu iki: hiç söylemedim ona, söylemeyeceğim de ama .. çok güzel gözleri var..:)
dibinin notu üç: yorgunum.. yorgunsun..

Pazar, Temmuz 01, 2007

version 1.1


seni tutacak birinin varlığını görmeden de atlayabilir misin.. bırakabilir misin kendini.. o yapıyor.. ben ne çok yaptım zaten bilirsin az çok.. sen?

Cumartesi, Şubat 17, 2007

çok indie'yim bu ara... dokunma bana

lisede daha çok indie dinlerdim ben.. hani aslında yaş ilerledikçe daha bi ısınılan bi tarz ama nedense bende tam tersi oldu..
gene de tek ve en düzenli klasörümün "müzik klasörü" içinde oldukça geniş bir mb ve hatta gb kaplamaktadır..
son günlerde bu klasör içinde dönüp durmakta ve snow patrol yerine take that'e ödül veren brit şeylerine - nedir onlar.. yani ne denir onlara.. komite mi kurul mu neyse işte onlara - olan hıncımdan da olabilir en çok kendilerini dinlemekteyim..
hem mutlu mutlu şarkı söylüyolar... lazım bana..

fon müziği: snow petrol - run
fon yemeği: şekerli yoğurt
fon ruh hali: sakin

Cuma, Şubat 16, 2007

en ağır roman


üniversitedeydim...
önce kitabını okumuştum.. hani Metin Kaçan'ın şu malum olaylarla gündeme geldiği zamanlardı.. daha sonra - bikaç yıl sonra - filmi çekilince..
bööle soğuk bi ankara günüydü yanlış hatırlamıyorsam.. tek başıma gitmiştim sinemaya.. böööle seyredip çıkınca.. hiç unutmam böyle beyni alınmış bi adam gibi boş boş bakınarak yürüdüğümü hatırlıyorum Kızılay'da..
çoooooooook sevdiğim bi kitaptı...
çooooooooook sevdiğim bi filmdi..
bööle izlerken ya da okurken rahatsız olduğum ama çok sevdiğim.. üzülmekten helak olduğum ama bi yandna hayran kaldığım tuhaf bişeydi o film ve kitap benim..

amaaa...

bi de soundtrack'i vardı ki.. bi balık ayhan bi yusuf taşkın vardı ki...
bi "ağla sevdam" vardı ki..
bööle kerpetenle içimi söken.. parçalara ayıran.. toplayan ve sona tekrar dağıtan bi ses.. gece dinlerken repeat'te defalarca dönen.. aklımda dönen.. başımda dönen.. içimi fena eden.. bi rakı bi de sigara içirten.. ışıkları söndüren.. sebepsiz sandığım gözyaşlarını döktüren..



sen de iç

Salı, Ocak 16, 2007

avucumda ellerin yerine...



sokaklarda yanımda dolaşan yağmur...

çok votka.. çok limon...
yeter..

geceleri başucumda duran yağmur

az soslu bol acılı
aynı tabağın içinde...

avucumda ellerin yerine yağmur

sen yaz ben dinlerim..
sen söyle ben dinlerim

vur yüzüme

az gündüz
çok gece
bundan böyle

Cumartesi, Aralık 23, 2006

snow



bunu

dinleyin.. ama şimdi değil.. yarın sabah.. bir an için mutlu olduğunuzu bile düşünebilirsiniz.. bana oldu .. ama şimdi değil bak.. yarın sabah

Pazartesi, Aralık 18, 2006

peace with inches - üşenme işte ...

........ I mean, I've made every wrong choice a middle-aged man can make.. I pissed away all my money, believe it or not...I chased off anyone's who's ever loved me... and lately,I can't even stand the face I see in the mirror... you know, when you get old in life, things get taken from you... well that's....thats part of life... but, you only learn that,when you start losing stuff...you find out, life's a game of inches... so is football... because, in either game, life or football, the margin for error is so small, I mean, one half a step too late, or too early, and you don't quite make it, one half second too slow, too fast, you dont quite catch it, the inches we need are everywhere around us...
......................
we fight for that inch... on this team, we tear ourselves and everyone else around us, to pieces for that inch... we claw with our fingernails for that inch...because we know,when we head up all those inches, that's gonna make the fucking difference, between winning and losing!

Between living and dying!! I'll tell you this: in any fight, it's the guy who's willing to die, who's gonna win that inch... and I know, if I'm gonna have any life anymore...It's because I'm still willing to fight and die for that inch...


burda

no leaf clover


sen benim çocukluk aşkım..
sen zaman zaman ihmal edip bi anda dank edip dinlediğim şarkıların nihayi sahibi.. seni çok özlediğimi az önce farkettim..
hemen aradım klasörlerde...
hep aynı şarkıya gider o fare...

bir keman duyulur derinden.. çok acıklı bişeyin başlayacağı bellidir...
davul girer.. gitar girer.. ihtişam olur...
söylemeye başlarsın..

good day to be alive sir..
good day to be alive he said

when it comes to be..
the soothing light at the end of your tunnel...
is just a freight train coming your way...

hangi tren geliyor o tünelin sonunda..
hangi ışık.. ne bunları ne babamı hatırlat bu gece bana.. ya da bekle iki tek atayım...

o gitarı öyle çalma.. o soloyu öyle atma...
sustur kemanları bu, bu gece için çok acı .. 5 dak 43. saniyede deiştirdiğin gitar tonunu deiştirme.. o daha da burkuyo içimi...
sen benim 20 senelik dostumsun... şimdi şimdi bozdun..

ama bu şarkı başka..
herkes dört yapraklısını arıyo bende ise yapraksızı var... doğarken yanıma koymuşlar...

Perşembe, Aralık 14, 2006

sorarım size..

haydi bakalım .. ne derece ayık kalacak bakalım bu bünye sabah 3'te çıkmanızı beklerken... güzel bi tesadüf olur üç ve 3 ... yılın yenisine de eskisine de kayarken .. çoluk çocuk evinin yolunu tutarken .. alkolü müteakip bi doz efkar alırız sizden .. yılın yenisi de bir eskisi de bize... söveriz di mi gelmişine geçmişine...
 


. © 2008. Design by: Pocket